Saraylar
Mezopotamya’nın milattan önce ikinci bin yıla ait bir unsuru saraylardır. Asurlular milattan önce 9-7 asırlarında saray mimarisini büyük ölçüde geliştirmiş ve bu dönemden sonraki zamanlarda saray kültürü Yunanistan vasıtasıyla Roma ve bütün Avrupa kıtasına yayılma göstermiştir. Hükümdarların tanrısal niteliğe sahip olan kişiler olduklarına inanılan çağlarda saraylar, dinsel bir merkez olma özelliği kazanmış ve çeşitli dönemlerde devlet gücünün bir simgesi haline gelmiştir. Bu özellik, Günümüzde ulusların devlet başkanlığı konutları ve bakanlık hizmet yapılarında da görebilmek mümkündür. Eski dönemlerde yalnızca devletin yüksek makamdaki görevlilerinin oturmuş oldukları yapıları nitelerken,, bu gün çeşitli kültür sanat etkinlikleri ve kamu hizmeti etkinliklerinin bulunduğu “Adalet Sarayı, Kongre Sarayı” benzeri yapılar içinde kullanılmaya devam etmektedir. Türk kültüründe yerleşik hayata geçmenin, kendi varlıklarının sonu olacağını düşünmeleri ve göçeme hayatını sürdürüyor olmaları sebebiyle Türk hükümdarları saraylarda değil de çadırlarda yaşamışlardır. Yerleşik hayata geçildiği dönemlerde saray da dahil tüm yapılar sadece ahşap olarak inşa edilmiştir. Bu sebeplerden ötürü Türk kültüründe yapılmış olan ilk saraylar günümüze kadar ayakta kalamamıştırlar. Anadolu beyliklerine ait olan dönemlerde saraylara ait yapılara pek rastlanamamıştır. Anadolu Selçuklu devleti döneminden kalma birkaç kalıntı günümüze kadar varlığını korumuştur. Osmanlı döneminde saray ve saray kültürü büyük bir önem kazanmış ve 19. Asırda batılılaşma hareketinin yönetimi altında saray ve merkezliği yavaş yavaş kaldırılarak hayat düzeninin değişmeye başladığı yeni saraylar yapılmıştır. Padişah ve kralların yaşadıkları ihtişamlı ve konforlu yapılar olan saraylarda hükümdarların her ihtiyaçlarını karşılayabilecek bölümler vardır. Oldukça büyük alanlar üzerine kuruludurlar. Örnek vermek gerekirse Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe en güzel örneklerdir.